PAROLA VATAN, İŞARETİ NAMUS

03 Ekim 2003

Media, Halkı Unutmadı mı?

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
...yo hayır, yanlış! Matbaa mürekkebi kanıma, Vakit Yurdu'nda ('Gerçek'i çıkarırken/1950) değil; ondan yıllarca önce, ben daha çok küçük iken, karışmış olmalı! Rotatif ustası, yanılıyordu, çünkü ben'matbuat'la ülfeti Meşrutiyet yıllarında, dersaadet'te başlamış, bir Osmanlı'münevveri'nin oğluyum. Peder, -yanılmıyorsam İkdam'a- Nejat B. nâm-ı müsteârıyla, 'Nedimâne' gazeller yayınlarmış; ezberimde kalan o tek beyite bakar mısınız: bilmeyen, Nedim'e ait sanmaz mı?''...lebinden bûseçîn oldukça, hoş bir infiâlin var / aman vermem dedikçe sen, bırak yahu aman artık!..''
Çocukluk yıllarımda o, İzmir'de, Zeynel Besim Bey'le (Sun)'Hizmet'gazetesini çıkarıyordu; sıfatı'Müdür-i mes'ûl'; yâni'yayın sorumlusu'; öyle olunca, Serbest Fırka'serencâmı'nda'sorumlu'görüldüğünden, Zeynel Bey'le (Sun) birlikte -yıllar sonra benim de yatacağım- İzmir Hapishanesi'ni boylamış: ilkokula bile gitmiyordum, cezaevinde onu ziyarete gittim, annem götürdü! Kimbilir, gazeteciliğin muhataralı bir meslek olduğu hakkındaki önyargım, belki de o yıllardan kalmadır: kanımdaki mürekkep kokusu da! Çünkü daha iyi hatırladığım, 30'lu yıllarda, babamın bu defa'Ege'adını taşıyan başka bir gazetenin çıkarılmasına katıldığı! 30'lu yılların İzmir'inde kaç gazete yayınlanıyor, câlib-i dikkattir: Anadolu, Yeni Asır , akşamları çıkan Halkın Sesi , Fransızca yayınlanan Le Levant! Böyle bir ortamda büyümüş, dikkatli ve mütecessis bir çocuk,'virüsü'çoktan kapmış değil midir?
Peki, nerede onlar? Nereye kayboldular?
Yoksa o yüzden mi? İlk yolculuğumda, Paris'te, France-Soir gazetesini görür görmez; İstanbul-Ekspres'le, Babıâli Basını'na bambaşka bir hava getiren, Abdi İpekçi'nin,'ilhamı'nereden aldığını saptamıştım; Ali Naci Karacan'ın Milliyet'ini de, az farklı bir France-Soir'a dönüştüren odur. France-Soir'ın, anglo/amerikan bulvar gazetelerinin, Fransızca kopyası olduğunu öğrenmekte, elbette gecikmeyecektim: Tanzimat'alafrangaları'nın hayrını ve mukallidi oldukları'Garp Medeniyeti'nin ikiye bölüneceğinin ilk işaretlerini, daha o zaman vermeye başlamıştı. Jean Daniel , bunun reddedilemez bir gerçeğe döndüğünü, son başyazısında belirtmedi mi: uzak/batı, yâni ABD, yakın-batı, yâni AB! (Bkz. Le Nouvel Observateur)
Osmanlı'nın'Teceddüt Tarihi', Avrupa'nın Aydınlanması'na dayandırılmıştı; bunda Fransız etkisi, başattır; bu bakımdan aynı etki altındaki eski ABD basınında olduğu gibi, hem gazeteci, hem edip olabilen aydınlarıyla, iftihar etmesi gerekmez mi? Peki nerede onlar? Neden, nereye kayboldular? Yalnız bizim media'mız da değil; ABD media'sında da?..
'...Kin gittikçe büyüyorsa!..'
Tesbit / 3.''...gazeteci/yazarın'çirkef tırmığı'işlevselliğinden söz açıldı mı, akla hemen Chicago mezbahalarındaki çalışma koşullarının dayanılmazlığını ele alan Upton Sinclair'in, röportajları (1908); halkın'ayak takımı'konusunda, Jack London'ın yazdıkları; California'daki göçmen kampları üzerine, John Steinbeck'in San Francisco Examiner'deki makaleleri gelir. Ne tuhaf, mezbahalar, fabrikalar, halkın'ayak takımı', hanidir gazetecilerin semtine uğramaz oldu; o kadar ki, artık işleri güçleri, orta sınıfların üst katmanlarıyla haşır neşir olmak, hepsi bu; ortada ne devrimci basın kaldı, ne de halkçı basın; yayınların tek amacı, varlıklı kesimden koparabilecekleri reklâmlar! 1988'de,'Öteki Amerika'sında Michael Harrington, neyi açıklıyordu:'...yoksullar söz konusu olunca, onlarla ilgili olarak, söylenebilecek en önemli söz, artık hiç ortalıkta görünmedikleridir'. Gözden kaybolmalarında, Media'nın hayli yardımcı olduğu söylenemez mi?
''...Steinbeck, bireysel tragedyaları anlatırken, aslında, insanların ortaklaşa tarihin altını çizdiğine, parmak basmıştı:'...göçmenlerin bir kısmının durumu daha az kötü, öteki kısmınınki berbat! Eğer kimileri hırsızlık yapıyor; kimilerinde iyi giyimli ve hayatından memnun kimselere karşı besledikleri kin, gittikçe büyüyorsa; bunu onların karakterlerindeki bozukluğa, ya da soyuyla sopuyla, mensup olduğu kavimle açıklamaya kalkışmak, bir işe yaramaz...'''
''...Böyle bir saptamaya, günümüzde, kim omuz silkmez?'Sınıf mücadelesi'gazeteciliği diye, dudak bükülmez mi? İyi de 1994 Ekim ayında,'New-York Post'un yayınladığı, işveren kısmının el ulağı türünden birinin ağzından çıkmış, lâflara ne demeli? Bir şimendifer kumpanyasına, 6.000 derviş dağıttıklarını açıkladıktan sonra, o zat, biraz da bönce demişti ki:'...elimizde 2.600 silah, yeteri kadar cephane mevcuttur. Gerçekte'grev kırıcılığı', bizim uzmanlık dallarımızdan, sadece birisi! Şu sırada daha çok'önleyici önlemlere'yoğunlaşmaktayız. Amacımız, muhafazakâr işçilerin, kendilerine güvenlerini tazelemek; aralarındaki kışkırtıcı takımını ve radikalleri, -yâni solcuları- gözden düşürmektir'. Nasıl iyi mi? Bu türden'çalışmalara'hâlâ ve hayli sıkça ihtiyaç duyulduğu, gazeteci kısmının bu görevi üstlenmiş olmalarından anlaşılmıyor mu?..''
Evet, sizce bu söyleşinin,'hile'neresinde?

0 Comments:

Yorum Gönderme

<< Home