PAROLA VATAN, İŞARETİ NAMUS

24 Ekim 2003

Gâzinin, Elim Tecrübelerden, Çıkan

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
Bilmez değilsiniz ya,'Sistem', çıkarı için'demokrasi'yi kullanıyor; yâni, 'ortalama yurttaşı' önce 'öteki dünyayı' (ahret'i) düşünmeye kaydırırsa; yaşadığı dünyayı ihmal edebileceğini; o zaman da eğitim/öğretim yoluyla, pekâlâ yönlendirebileceğini keşfetti: 'bilgi toplumu' nda 'dindarlığın' gözde olması da, bundan; media'ların 'egemenliği' de bundan! Kilise yurttaşın aklını çeliyor; media ve eğitim onu, toplumsal/sınıfsal ve ekonomik çıkarlarını savunmaya değil; türlü çeşit parti, hizip, topluluk ya da kuruluşlar çerçevesinde,'Sistem'in istediğini yapmaya yönlendiriyor: 'çevreci' de, 'cinsel özgürlükçü' de, 'demokrat' da, 'sosyalist'de, havanda su dövüyor; yâni'Sistem'in istediğini yapıyorlar.
O zaman, 'Aydınlanma Felsefesi' nin savunucuları ne yapmalı? Elbette lâikliğe önem verecek, aleyhindeki sözde 'demokratik cereyanlara', geçit vermeyecekler; aynı zamanda, 'basın özgürlüğü' nün başıboşluğa dönüşmesine engel olup; dogmatik bir eğitim/öğrenim düzeninin, 'yurttaşı', yurttaşlık bilincinden uzaklaştırmasını önleyecekler. Gâzi Mustafa Kemal Paşa'nın, Amerikan Yakın Şark Cemiyeti'nin, Anadolu'daki şehit yetimlerine yardım teklifine olumsuz cevap verirken; daha o zaman, 'olayın'aslında bu 'tuzağı' içerdiğini görmesi,'ufkun arkasını görmek'değilse, nedir?
Hem de nasıl görüyor? Cevabında, işin 'özel'yâni Türkiye'ye ve yapılan teklife mahsus yanını irdelerken, bakar mısınız neler demiş?
'...Buna mâni olmak hükümetin vazifesidir!..'
''...saydığımız sebeplerden dolayı, aşağıdaki esasları koymak mecburiyetindeyiz...''
''...hiçbir hükümet, kendi tebaasından onbinlerce çocuğun; kendi memleketi dahilinde, bir ecnebi hey'eti tarafından, her türlü teftişten âzâde olarak büyütülüp, onlara istenildiği gibi telkinde bulunulmasına müsaade edemez. [BURAYA DIKKAT!] Buna müsaade etmek çocukları, yaşayacakları muhite düşman veya hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve dolayısıyla onunla boğazlaşmaya mahkûm eylemektir, bu ise gerek o çocukların, gerekse içinde yaşayacakları halkın felâketini hazırlamaktır...''
''...buna mâni olmak, hükümetin vazifesidir; bundan dolayıdır ki Amerikalılar tarafından numûne çiftliği ve sâir benzeri müesseseler husûle getirip, buralarda kendi tebaamızdan olan binlerce çocuğun, Türk hükümet ve milletine karşı, dostâne olmayan ve sâdıkâne olmayan hissiyâtla yetişmelerine müsaade edemeyiz!..''
Gördüğünüz gibi, iki noktada kesin konuşuyor, tereddüdü yok:
a/ Bunlar Türk çocuklarını 'yurttaş olarak'yetiştirmezler;'Türk Hükümeti'ne ve Milleti'ne karşı, dostâne olmayan ve sâdıkâne olmayan duygularla yetiştirirler'. Tereddüt etmiyor, zira -istisnalar olmuşsa da- Tanzimat'tan itibaren yaşananlar ortadadır ve onun bu tesbitini teyit etmektedir:
b/ Ulusal'hükümet buna müsaade edemez'çünkü'buna müsaade etmek çocukları yaşayacakları muhite düşman veya hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve dolayısıyla onunla çarpışmaya mahkûm eylemek'tir. Bu 'tesbit' de Gâzi'nin ve neslinin fiilen yaşadığı, çilesini çektiği gerçekleri içeriyor. Hatta bunları yazdığı tarihte (1337/1921) ülke ecnebi işgali altındadır; ve 'ecnebiler' in okullarında 'yetiştirilmiş' nice 'münevver','ecnebi' nin safında yer almış, yurduna ve halkına karşı savaşmaktadır.
Yoksa niyeti insanî değil miydi?
'R eis Paşa', son olarak Amerikan teklifine karşı, 'özel koşullarını'sıralamış, bakınız ne kadar dikkatli ve saygılı, ama ne kadar vatansever;
''...tabiidir ki Amerikalıların insanî tekliflerini reddetmeyi, hatırımızdan bile geçirmiyoruz. Ancak bunu yalnız aşağıdaki şartlar altında kabul edebiliriz. Bu şartları ortaya koymaya yegâne sâik de mâzideki elîm tecrübelerin bize vermekte olduğu daha uzağı görecek insanî hislerdir. İşbu şartlar aşağıda beyân olunur...''
''...1/ TBMM Hükümeti, sınırları dahilinde tesisini arzu ettikleri numûne çiftlik, imâlathâne vesairenin idâresi ve orada çalışan çocukların öğretim ve eğitimi, hükümet tarafından tâyin olunacak memurlara aittir.
2/ Bu müesseselerde cins ve mezhep ayırmadan, bütün yetimler çalıştırılacaktır.
3/ Amerikalılar burada fen memurları ve hesapların görülmesi için, muhasebe memurları bulundurabilirler.
4/ Yol vesaire inşası gibi teşebbüsler dahi, insani bir maksat için yapılmakta ise, yukardaki şartlara tâbi tutulacaktır.
5/ Ticaret maksadıyla, yol, fabrika vesaire inşası önerilerini ayrıca müzakereye hazırız. Bu konuda Amerikalıların teklifini bekliyoruz. Zaten bu maksatladır ki Antalya'ya bir ticari temsilci gönderilmesine olur verdik...''
Dikkat ettiniz mi, Gâzi'nin 'şartlarında','insani bir yardıma'engel olabilecek, tek sebep yok; yanılmıyorsam, cevabı aldıktan sonra, Washington teşebbüsünden vazgeçmiştir; ne dersiniz, yoksa niyetleri, iddia ettikleri gibi 'insani' değil miydi?
Karar sizin.

20 Ekim 2003

Acaba Gençler, -Hatta Yaşlılar- Biliyor mu?

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
Niyazi Berkes 'in 'Hatıralarını' ( 'Unutulan Yıllar' , İletişim Yayınları, 1997) okumuş muydunuz? Okumadıysanız, 'yakın tarihimiz' konusunda, çok şeyler kaybettiniz. Hele Laussanne Konferansı 'nı anlattığı, o son bölüm! Lord Curzon 'la Çiçerin arasındaki, söz düellosunda, İsmet Paşa 'nın yaşadığı bunaltıcı anlar, vs!.
Laussanne Muahedesi , ilk Dünya Savaşı sonunda, galiplerin mağluplara dayattığı yıldırıcı anlaşmalardan, ilki olan Sevres Muahedesi 'nin, uygulanamadan yırtılışı anlamına geliyor; o mağluplardan hiçbiri, bu red keyfiyetini Türkiye kadar hızlı ve sert yapamamış; meselâ Almanya, Versailles Anlaşması 'nı çiğnemek için, Hitler 'i ve Nazizm 'i beklemek zorunda kalmıştı. Oysa Mustafa Kemal Paşa , daha 1919 Mayısı 'nda Samsun 'a yola düştüğü zaman, 'ufkun arkası'nda pırıl pırıl, Lausanne 'ı görüyordu.
Washington'la 'evveliyatımız'...
Acaba gençler -hatta yaşlılar- biliyor mu? Türkiye Cumhuriyeti 'ni var eden Lausanne Anlaşması 'nı, kabulde ayak sürüyenlerin başlıcası; bazılarının, şimdi 'stratejik müttefikimiz' saydıkları, Birleşik Amerika 'dır. O yıllarda -hoş, aslında bugün de öyle ya- ABD 'nin Türkiye 'ye nasıl baktığını anlamak için, şunları bilmek lazım.
a/ Washington Lausanne Anlaşması 'nı, içine sindirememiştir.. Yalnız onu mu, hayır: ''(Lausanne'daki) Türk kurulu ile Amerikan kurulu arasında, ayrıca bir Dostluk ve Ticaret Anlaşması yapmak konusunda görüşmeler cereyan etmekteydi. (Sonradan Ankara'ya ilk Amerikan Elçisi olacak) Mr. Grew ' un liderliği altında bulunan Amerikan delegasyonu ile İsmet Paşa ve öteki Türk delegeleri, bu görüşmelere 19 Haziran'da başlamışlar ve 6 Ağustos'ta bir anlaşma imzalamışlardı. [BURAYA DIKKAT!] Fakat bu anlaşma, Amerikan Senatosu'nun çoğunluğunca, 6 oy farkla reddedilmişti. Bu şekilde askıda kalan, Türk/Amerikan ilişkilerini, en uygun şekilde yeniden düzenlemek için, Amerikan Başkanı'nın isteği üzerine ve Senato'nun onaylamasıyla Mr. Grew, 19 Mayıs 1927'de Türkiye'ye elçi olarak atanmıştı'' ('İlk ABD Büyükelçisi'nin Türkiye Hatıraları', Cumhuriyet Yayınları, s. 68, Şubat 2000)
b/ ... İyi de, kaç yıl sonra? Mr. Grew 'un Ankara 'ya 'muvasalatı', 17 Eylül 1927 , düşünebiliyor musunuz, devlet 1920 'de ortaya çıkmış, Cumhuriyet 1923 'te ilan edilmiş, Lausanne 1924 'te kabul edilmiş, Washington koskoca Türkiye 'yi ancak görebiliyor. Bu ihmale ve umursamazlığa, Ankara cevap vermemiş midir? Çok şükür ki, o dönemin Ankara 'sı, bu dönemin Ankara 'sına benzemez. Yalnız şu tepkileri saptamak bile, bunu anlamaya yeterli olacaktır.
1/ ABD Büyükelçisi , daha ilk mülâkatında, yakınıyor: ''... Tevfik Rüştü bey'e açıkladım ki, Senato'da benim atanmam görüşülürken, senatörlerden biri: 'Türkiye'nin Birleşik Amerika Sefiri nerede? Bizim sefirimiz Eylül ortasında Türkiye'ye vardı, fakat aradan üç ay geçtiği halde, Amerika'ya hiçbir Türk sefiri gelmedi' derse, kuşkusuz bu aksi bir tepki uyandırabilir ve bu tepkinin nasıl bir sonuç uyandıracağı, kestirilemez...''
''... Türkiye'ye geldiğimizde bana (Türkiye'nin Washington Büyükelçisi) Muhtar bey'in birkaç gün içinde pek geç olarak Eylül sonundan önce, Amerika'ya hareket edeceğini söylemiştiniz. Ben de bunu telgrafla hükümetime bildirmiştim. Daha sonra Muhtar bey'in hareketi 2 Kasım'a bırakıldı, bunu da telle bildirdim. Az sonra hareket 22 Kasım'a ertelendi. Bunu da üçüncü kere hükümetime telledim. Oysa şimdi Muhtar bey'in Aralık ortasından önce yola çıkmasının mümkün olmadığını öğrenmiş bulunuyorum; hem hayret, hem huzursuzluk içindeyim!..'' (a.g.e. s. 86)
2/ ... Ankara , işi ağırdan alarak, hoşnutsuzluğunu gösteriyor; ama hepsi bu kadar değil, TC Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü bey (Aras) aynı hoşnutsuzluğunu, Mr. Grew 'ya açıkça şunları söyleyerek de açıklamış:
''... Dedi ki, 'Lausanne'da bizimle yaptıkları (reddedilen) anlaşma, öteki tüm antlaşmalardan çok iyidir. Türk Hükümeti'nin yaptığı ilk antlaşma olduğu için, biz (ABD) bu avantajları elde etmişizdir. Türk Hükümeti bu antlaşmayı Amerika gibi büyük bir ülke dostluğunun sembolü olarak imzalamış olmaktan memnuniyet duymuştur ve bu nedenle onun manevi etkisine çok önem vermektedir, [BURAYA DIKKAT!] fakat teknik bakımdan ele alınırsa bu antlaşmanın hiç imzalanmamış olmasından da Türk Hükümeti aynı derecede mutluluk duyacaktır.' Türk Dışişleri Bakanı, Türk Hükümeti'nin gerçek fikrinin de tamamen bu şekilde ifade edilebileceğini belirtti...'' (a.g.e. s. 87)

Nasıl, iyi mi?

17 Ekim 2003

Bazılarının, Kulağına Küpe!

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
Alın size, doğru cevabı birçok kişiyi şaşkına uğratacak, bir soru: şimdi okuyacağınız satırları, sizce kim söylemiş olabilir?
’’...bütün müddet-i saltanatım boyunca, hep bunları düşündüm. Bazı imkânlar da aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey, Yabancı Sermâye’nin mevcut kapitülasyonları, daha tahammül edilmez bir hale sokması ihtimali idi. Esâsen düşmanlarımızın mâlî tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır. Yabancı Sermâye, bu suretle, daha müşkül bir vaziyete sokacaktır. Bir müstemleke hâline gelmekten korktum...’’ (Cumhuriyet, Mayıs 1956)
Besbelli, devlet sorumluluğu yüklenmiş bir zat, ama kim? Sözler, Teşkilât-ı Mahsusa ’nın ve Mim Mim Teşkilâtı ’nın en ünlü ismi, Miralay Hüsamettin Bey ’in (Ertürk) ağzından; Sâmih Nâfiz Bey ’in (Tansu) ’İki Devrin Perde Arkası’ adlı eserinden aktarıyor ama, (Hilmi Kitabevi, 1957) konuşan kişinin, ’ecnebi’den, ’ecnebi sermâye’den, ’yüreği yanık’ birisi olduğu kesin! Aslında sürpriz, o kişinin böyle konuşacağına, ihtimal verilemeyeceğin- den doğuyor; zira, Sultan Abdülhamid-i Sâni , Jöntürkler Dönemi’nin namlı ’Kızıl Sultanı’ , böyle mi konuşur?
Metni yeniden gün ışığına getiren, Cihan Akerson , o konuda bazı bilgiler vermiş, diyor ki:
’’... Abdülhamid, Selânik’de (sürgün iken) yalnızlığını, kendisini korumakla görevlendirilen Sv. Bnb. ’Debreli’ Zünnûn Bey’le paylaşmış; ona içini dökmüş, yaptıklarını, yapamadıklarını anlatmıştı. (...) Özellikle devletin, içinde bulunduğu borçlar nedeniyle, düşmanlarının mâlî baskısı altında olduklarından yakınıyor (...) Bu borçlar yüzünden, Midilli Adası’nın ve İstanbul Limanı’nın işgâl edilmekten güçbelâ kurtarıldığını anlatıyor...’’
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ’yi, ’Kızıl Sultan’ ın istibdadından kurtaran İttihatçılar ’ın, on yıl içinde ülkeyi nasıl batırdığını; ve hangi istasyonda bıraktığını, hatırlar mısınız? O da bir ibret: ’Sevres Muahedesi’!
Yusuf Akçura ne diyordu?
’ E cnebi Sermâye’ nin o dönemdeki ’küreselleşmesi’ Osmanlı Devleti ’nin başını yiyecekti; Abdülhamid-i Sâni bunu pekâlâ görmüştü de, gören yalnız o mu idi? Önce ’sıcak savaş’ın ( II. Dünya Savaşı ) sonra ’Soğuk Savaş’ın; ideolojik haritadaki mevkiini bozduğu Türkçüler de, gerçekte aynı teşhisi koymuşlardı. Müdafaa-i Hukuk Hareketi ’nde, canla başla çalışmış, Mustafa Kemal ’in ’neferi’ Yusuf Akçura , Darülfünun kürsüsünden halka konuşurken, bakar mısınız ne diyordu:
’’... Avrupa Devletleri Osmanlı Saltanatını, bazen tek tek, bazen ortak ’himâyeleri’ altına almaya kalkışmışlar; ve Osmanlı Devleti’ni, siyasi bakımdan bir yarı-sömürge, iktisadi bakımdan tam bir ’sömürge’ olarak görmüşlerdir. Bu anlayış yalnız arzu ve emellerin dile getirilmesi değil, olayların ve gerçeğin ifadesidir...’’
’’...gerçekten Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti, fiilen, birçok Avrupa devletinin, ortak bir iktisadi sömürgesi halinde idi. Dünya Savaşı’nın galipleri, bu ortak iktisadi sömürgeyi, bölünmüş birer iktisadi sömürge haline getireceklerdi ve bu şekilde Osmanlı Saltanatı parçalanacak, yok olacaktı...’’
’’... Türkiye’nin sömürge olmasını, çıkarlarına uygun bularak, kabul eden; gayrimüslim ve Türk olmayan, Osmanlılar az değildi; hatta Türkler bile yok değildi. Avrupa Devletleri’nin arzuları, yerlilerden bazılarının bu arzuya uygun hareket etmeleri; önemli bir etkenin, Türk emel ve çıkarlarının ve gerçek değerinin iyi değerlendirilip, hesaba katılmaması yüzünden, tarihin aldığı yöne uygun düşmedi. Osmanlı Saltanatı’nın dağılması ve çöküşü sıralarında, bir siyasi güç, bir siyasi varlık Türk Cumhuriyeti doğdu...’’ (Teori Dergisi; bkz, ’Çağdaş Türk Devleti ve Aydınlara Düşen Görev!’, s. 3/15, Ekim 2003).
Tanımı gereği, ’tam bağımsız’ devlet...
Y usuf Akçura ’Türkçü’ dür, Rusya ’daki hayatında edindiği ’Marksist formasyonu’, onu, ’anti/emperyalist’ bir konuma sevketmiş; Milli Mücadele ’de hem fikir düzeyinde savaşmıştır, hem de cephede. Teşhisi doğru, tesbiti de doğru; fakat asıl, tüyleri diken diken ayağa kaldıracak olan, onların arkasına ekleyeceği şu sözlerdir:
’’...fakat Avrupa Devletleri’nden bazıları, hâlâ eski anlayışlarını değiştirmek istemiyorlar; İmparatorluk zamanında, tadı damaklarında kalan sömürge rejiminin sürdürülmesi için, fırsat kolluyorlar; daha doğrusu, fırsatlara hazırlama işiyle uğraşıyorlar. Çağdaş Devlet, tanımı gereğince, dışarda ve içerde, tam bağımsız olması gerektiğinden, Türkiye Cumhuriyeti, bu beklentileri boşa çıkarmak ve bu yoldaki hazırlıkların önüne geçmekle yükümlüdür...’’ (a.g. dergi, s. 12)
Daha o yıllarda, ’o devletler’den birisi olan ABD ’nin, ’hazırlamaya çalıştığı fırsatı’; ve aynı anti/Emperyalist ruha sahip Mustafa Kemal Paşa ’nın, o ’çaba’yı nasıl boşa çıkardığını öğrenmek istemez miydiniz?
Belki bazılarının, kulağına küpe olurdu!

15 Ekim 2003

Kemalizm Başka, Atatürkçülük Başka mı?

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
Şaşırıp kalmışımdır! Cihet-i Askeriye üç ciltlik bir kitap yayımlatıyor (1998), adı,''Atatürkçülük / Atatürkçü Düşünce Sistemi'', Genelkurmay'ın talimatı ve Kenan Evren'in emriyle! İlk cilt, önemsediği konu ve sorunlar üzerine, Gâzi'nin söylediklerini derlemiş; -ve benim şaşırdığım- 'dış siyaset' başlığı altında, sadece üç sayfa toplanabilmiş! Ne kapsamlı, derinlemesine bir irdeleme; ne de, 'yeni' devletin, 'yeni' dış politikasını belirleyen, 'yeni' jeo/stratejik güvenlik idrâki ve platformu. Bu anlayışın formüle bağlandığı, tarihi demeç ya da bildiriler de yok; sözün gelişi, ünlü Kafkas Seddi 'durum değerlendirilmesi' alınmamış!
İnkılâp tarihi üzerine yazanlar, sonraki 'iktidarlar' ın şaşmaz bir şekilde etkisinde kalmışlar; bu, açıkça görünüyor. Şevket Süreyya gibi bir kalem, Enver Paşa/Mustafa Kemal Paşa mektuplaşmasının tamamını -elinde bulunduğu halde- yayımlamaz: gereksiz görüyormuş! Fâlih Rıfkı Bey,'Atatürk Cumhuriyeti'nde (1923-1938) içten içe iktidarı kemiren, Mustafa Kemal Paşa/İsmet Paşa 'uyuşmazlığına' , ancak son yıllarında, ucundan kıyısından, şöyle dokunmuştur. Hele TBMM Hükümeti döneminde, iki Komünist Fırkası'nın Meclis'teki varlığı; Ankara'nın Komintern'e -samimi olarak- üye olmak çabası, vb. ancak Solcular'ın -kulaktan dolma- malûmatı arasında zikredilir.
Daha da vahimi,'Atatürkçülük'denemelerinde, Gâzi'nin fikir ve eylemini 'sistematize etmek' çabasının bulunmayışı! İlk çalışma döneminde, böyle bir çabayı -örtülü olarak- sadece Enver Ziya Bey'de ( Karal ) sezdiğimi yazmıştım. Ciheti Askeriye'nin'Atatürkçülük'ü, bu çabayı, III. cildinde gösteriyor ama; i'lerin noktaları, hemen daima noksan; belki de talihsiz bir dönemde (12 Eylül sonrası) hazırlandığından, Gâzi'nin tavır ve düşüncesindeki aydınlık, onda yok!

'Devamı'mı,'karşıtı'mıdır?

'Kemalizm've'Atatürkçülük', ayrı ayrı şeyler midir? Bu vahim soruyu, sanırım Erzincan'da; karın yolları kestiği, soğuk bir kış günü; Kelkit Dağı'ndaki Kuranportör'e çıkarken, kendi kendime sormuştum (1957).
'Kemalist', 1920'lerde Avrupa'lı ajansların, Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk'a taktığı isimdi;'Atatürkçülük','Kemalizm'in, İsmet İnönü/Recep Peker 'takımınca yapılan ve uygulanan' tefsiri! Kemalizm Dönemi , çok kısa sürdüğü, üstelik Tanzimat artığı Bürokrasi ve Burjuvazi'nin hiç işine gelmediği için; önce eğitim/öğretim'den; Halk Fırkası'nın CHP'ye dönüştüğü Kurultay'ı müteakib de (1935), Müdafaa-i Hukukçular'dan kaldırılmış;'İnönü Cumhuriyeti'nde ise (1938/1950) yerini doğrudan doğruya,'Atatürkçülük'adı verilen farklı -bir bakıma karşıt- ideolojiye bırakmıştır. Meraklısı bilir, 70'li yıllarda -Sonradan'Hangi Atatürk'te toparlayacağım- bir sürü yazı yazmış; bu dönem için,'İnönü Atatürkçülüğü'kavramını ve deyimini önermiştir: ikisi arasındaki farkı, kendime göre, kalın kalın, çiziyordum. (Bkz. 'Hangi Atatürk' , s. 41/55, Bilgi Yayınevi)
Kemalizm, ihtilâlci ve inkılâpçıdır; Osmanlı toplumundan, ulusal bir devrimle, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ne dönüşmeyi öngörür. Açıkça anti/Emperyalist'tir; bu, gelişme ve kalkınmada, Tanzimat ve Meşrutiyet gibi,'Garplılaşma'yı değil,'Çağdaşlaşma'yı benimsemesinden; Batı'lı'Düvel-i Muazzama'yerine, Sovyetler'e ve Mazlum Milletler'e (Üçüncü Dünya) yaslanmasından bellidir. Oysa İsmet Paşa, - Falih Rıfkı Bey'in deyimiyle- 'ileri bir Tanzimatçı' olduğu için, 1940'tan başlayarak, 'Ulusal Kültür' yerine, 'Yunan/Latin Kültürü'nü Eğitim/Öğretime yayarak, 'Çağdaşlaşma'yı Batılılaşma'ya çevirmiş; diplomasi düzeyinde aynı şeyi, Sovyetler'i ve Mazlum Milletler'i esas alan dış politika yerine, İngiltere/Fransa İttifakı'na ve Batı'ya bağımlı bir dış politikaya yönelmiştir ki, Türkiye'nin hâlen içinde bulunduğu 'çıkmaz' ın nedeni de budur.

'Kemalizm'den geriye ne kaldıysa...

Kemalizm'den geriye ne kaldıysa, sonunda'Koca'Reşit Paşa Tanzimatçılığı'na yerleştiren, elbette'Bayar/Menderes Demokrasisi'olacaktır. O 'demokrasi' döneminde, nice'İnönü Atatürkçüsü'nün, dehşete düşüp karşı çıktığı'Filipin Demokrasisi'; o sâyede bugün uygulanıyor; onlar da bunu, 'Küreselleşme' nin 'başarısı' diye alkışlıyor.
Türk aydını,'seçkinci've'yabancılaşmış'(komprador) aydın kalıp; öz halkını, onun bin yıllık kültür birikimini, küçümsedikçe; hele Türk İnkılâp Tarihi, sahici ve doğruluğu tartışılmaz verilerle tartışılıp, o ihtilâlci ve inkılapçı boyutlarıyla, yeniden tarif edilmedikçe; yıllardır olduğu gibi, nice'eyyamcı'kendisini Atatürkçü'nün önde gideni sayacak; ona karşı çıkanıysa Cumhuriyet düşmanı ilân edecektir.

Görmüyor musunuz, ucundan kıyısından, netleşme başlayınca, nasıl sinirleniyorlar?

13 Ekim 2003

ABD Öncülüğünde, Gerilemek!

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
'Strasti Mordasti'yi, hatırlayan kaldı mı? Maksim Gorkiy'in, dokunaklı bir hikâyesidir; 40'lı yılların sonlarına doğru, Türkçe'ye çevrilmişti: Kendisine iyilik edilen, son derece çirkin ve yoksul bir fahişe, manevi borcunu ödemek için, iyiliği yapan erkeğe, bedelsiz yatmayı önerir; o esnada ne der bilir misiniz, insanın tüylerini ürperten şu sözleri:''- ... İstersen, yüzümü örterim!''
O yıllar, ne de olsa çocuk sayılırız; sadece fahişenin 'mangal yürekli'bir kadın olduğunu düşünebilmiştim; bir de tabii Maksim Gorkiy'in, ne çetin bir insan sarrafı olduğunu! Sorunun, son derece kapsamlı, bir 'medeniyet'sorunu diye alınması gerektiğini, çok sonra anladım:'Aydınlanma'nın getirdiği'hümanist tavır', yalnız Güzel Sanatlar'da değil; bilim ve felsefe dahil, bütün üst/yapı müesseselerinde ciddi bir yükseliş sağlamış, önemli bir aşama kaydetmişti:'İnsanlık durumu'nu hiç unutmamak!
Cahil ve görgüsüz Uzak/ Batı'nın, ( ABD anlayınız) Post/Modernizm'i, işte bunu kabul edemiyor: Ne Güzel Sanatlar'da, ne Bilim ve Felsefe'de, ne de Media'da! XXI. yy. başlangıcında, insanlığın, ABD öncülüğünde gerilemesi bundan!

O durumu yakalayıp ölümsüz kılmak...

'Teber Çelik'in Karısı'nı okumuş muydunuz?'40 Karanlığı'nda, Gün dergisinde yayımlanmıştı; okuyalı, handiyse 60 yıl olmuş, onu kafamda hâlâ dün okumuşum gibi, canlı tutan nedir? Ya da Erich-Maria Remarque'ın'İnsanları Seveceksin'başlıklı romanından, şu anda bile ezberimden yazacağım, o satırlar?''... Steiner, üç gün sonra hududu geçti. Havada tebeşir gibi bir ay vardı. Steiner gerçi tahammüllü bir insandı, fakat bütün vücudu tere batmış bir halde, hududu geçer geçmez; geriye dönüp, yüksek sesle, üç kere karısının ismini tekrarladı...''
Peki, ya Rifat Ilgaz'ın Alişim'i? O şiirdeki, insanın içini adeta oyan, mütebessim beşerîlik?''... kasnağından fırlayan kayışa/ kaptırdın mı kolunu alişim?/ daha dün öğle paydosundan önce/ zileli'nin gitti ayakları/ yazıldı onun da raporu/ ihmal'den!..''Modernizm, sanatta, ilimde, fende, media'da,'insanlık dramı'nın bu yüceltici tespitine, Andre Malraux'nun o çok ünlü romanına, koyduğu adı takmıştı:''La Condition Humaine/ İnasnlık Durumu''. İster estetik olsun, ister bilimsel, beşeri çaba ancak o 'durumu' yakalayıp ölümsüz kılabilirse makbuldür; aksi halde, çekiver kuyruğunu!..

'İnsanlık durumu'na bir ad bulmak!..

Bilim adamı tespitini, mensup olduğu ilim disiplininin; sanatçı, estetiğin kuralları içinde yapmaktadır; gazeteci -isterse görsel olsun- mantık kategorileri içinde kalır ama, ne dedikodu zevzekliğine düşer, ne de 'mazbata' yavanlığına! Muhâbir, şimşek gibi çakan 'insanlık durumu' nu, olanca çıplaklığıyla haberine 'yerleştirmek' ; röportajcı önüne çıkan her beklenmedik yeniliği, beşeri ve sosyal düzeyde değerlendirip, röportajına 'yedirmek'zorundadır.
Sayfa sekreterinin, başlık 'açarken' görevi, mahalle karısı gibi yılışmak yahut külhanbeyi olmak mıdır; yoksa haberdeki 'insanlık durumu' na bir ad bulmak, bir isim koymak mı? Unutulmayan gazetecilerin, ikinci türden olduğunu söylemeye, bilmem lüzum var mı?
Nereden nereye? Alain Delon'un bir Fransız dergisinde, yazısına rastladım; sinemadan yakınıyor: Nerede imiş o eski filmler? Acaba 'yıldız' olduğu, binlerce kişiyi karanlık salonlara doldurduğu, 'o eski iyi zamanlar' ın nostaljisini mi yaşıyor? İlk anda öyle sanılsa da, okudukça durum farklı; aslında, bir süredir benim de size aktarmaya çabaladığım, bir 'eksikliğin'altını çizdiği anlaşılıyor; müzik nasıl melodiyi kaybetti, tempoya yozlaştıysa; edebiyat nasıl 'insanlık durumu' nu unuttu, laf kalabalığına dönüştüyse; sinema da öyle, bilgisayar hileli özel efekt kataloğuna benziyor: İnsanın, insanlık için yarattığı her şey, insanlığını kaybediyor. Neden?

Hayvanlardan ne farkımız kalır?

Yakın/Batı (AB)'Rasyonalizm'dir, yani 'Akılcılık' ! Âdemoğlu, hemcinslerini hür ve eşit kabul ederek, Modernizm'e yani Hümanizm çağına girmişti; bunun tabii sonucu, Sosyal Darwinizm'in, yani güçlünün egemen olması ve kalmasının, ciddi şekilde eleştirilmesi; eleştirilmek de laf mı, ona karşı çıkılması oldu. Halklar özgürlüğü ve eşitliği ciddiye aldılar ve alıyorlar; bunun sonucu, a/ demokrasi, b/ demokrasi'nin toplumsallaşması, c/ sosyalizm, d/ sosyalizm'in özgürleşmesi'dir, yani güçlünün değil, haklının egemen olması!
'Sistem'in katlanamadığı, işte budur! Yeryüzünde, Aydınlanma'nın getirdiği ne varsa, tü kaka sayıp; Modernizm'i ve onun, sosyal ve beşeri kavramlarını, ortadan kaldırmak istiyor; aslında bilimsel ve estetik düzeyde, insanları kör ve sağır edecek; öylesine ki, onu o kadar ürküten 'insanlık durumu' nu fark bile edemeyeceksin!

İyi de o zaman, hayvanlardan ne farkımız kalır?

10 Ekim 2003

Böyle Gelmiş Ama, Böyle Gitmez!

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
Ankara'da kış! Camlarda uçuşan tipi, manzarayı her an değiştiriyor. Yayınevi'ndeki odamda, Hasan Hüseyin'le hem çay içiyoruz, hem dertleşiyoruz. Yakınlığımız, sanılacağının aksine, 'münhasıran' şairliğimizden ve solculuğumuzdan gelmiyor; o Gürün'lü (Sıvas) , orası babamın dünyaya geldiği, dedemin yattığı kasaba; ailemin baba tarafını, o kadar iyi tanımış ki, nasıl yaşadıklarını bana o anlatıyor. Ayrıca, o da gazeteci: Çoğu meslektaşı gibi, alın terini ucuza satmak zorundadır; bazı Ankara gazetelerine, edebiyat sayfaları yapardı. O akşam da , iyi kötü bunlardan konuştuk; ayrılırken dediğini unutmam mümkün mü:''-....gazeteci kısmının parası olmaz, varsa, gazeteciliği oyundur!''
O kuşağın görgüsü bu, göreneği de! Cemal Nâdir Bey'in ünlü karikatürünü bulsak da, yayınlasak; kahvenin birinde, mütevâzı bir masa; başında çelimsiz, avurtları çökük gazeteci oturmuş, önünde kâğıt, elinde mürekkepli kalem; öteki elindeki simiti yerken, kafası ne kadar dağınık olmalı ki, mürekkepli kalemi mürekkep hokkasına değil, çay bardağına sokuyor. Gerçi farklı, 'tefrikası çıkmaza girmiş gazeteci' türünden, bir alt yazıyla takdim edilmişti ama, zamanın 'tefrika muharrirleri -o Vâlâ Nurettin'ler, Suat Derviş'ler, Mahmut Yesâri'ler, Ethem İzzet'ler vs.- 'gazeteci' değiller miydi? Asıl 'çıkmaza giren' de, elbette 'medâr-ı maişet' !
Parasızlığın ne anlama geldiğini, yaşadıklarıyla bildikleri kesin. Kim'Tipi Dindi'yi okumuşsa, Mahmut Yesâri Bey'in kahrını anlamıştır. Uzağa gitmeye ne hâcet: Reşat Enis -bir başka gazeteci/yazar- romanı'Gonk Vurdu'da, kalem sahibi bir 'münevver' in, gazeteci olurken hayatının, nasıl kaydığını yazmıştı: ne dramdı o!
Güldürmeyin beni!
'Rejim', basını, düpedüz 'yedeğine alarak', evcilleştirmişti:'İnönü Cumhuriyeti'nde de,'Menderes Demokrasisi'nde de, gazeteci 'cemiyetleri' yavaş yavaş, mesleğin 'haysiyetini'ya da gazetecinin 'bağımsızlığını' savunmaktan vazgeçmişler; gazetecileri önce 'araba', sonra 'ev' , daha sonra 'yazlık'sahibi kılmayı amaçlayan, 'iktidar yanlısı'örgütler olmuşlardı: O dönemin, ha sendikaları, ha meslek cemiyetleri; her iki tür de 'iktidar' ca 'yukardan'yönetiliyor ve yönlendiriliyor: Bilir misiniz ki Türk İşçi Sınıfı'na 'ücretli tatil', onun mücadelesi ve çabası sonunda değil; zamanın Çalışma Bakanı Ecevit'in lütfu olarak, 'yukardan aşağıya' verilmiştir. Gazeteciler ise, artık fiilen mer'iyetten kaldırılmış sayabileceğimiz, ünlü 212 sayılı kanunu'Soğuk Savaş'esnasında 'iktidara sadakatları'sayesinde kazanmışlardı:
Oligarşi, hassaten Bürokrasi kanadı, neresinden bakılsa, 'vaziyete hâkim'görünmekte idi; bu 'hâkimiyet'uzun sürmeyecekti; olanca yandaşlığına, verdikleri onca söze rağmen, ne Menderes'Sistem'için, gerektiği kadar 'uysal ve mülâyim' di, ne de Demirel! Bu'cumhuriyetçi'liberallerin, Türkiye'yi sanayileşmiş çağdaş bir ülke yapmak gibi,'Kemalist'bir saplantısı vardı ki; bu, Batılı'Sistem'i, çileden çıkarıyordu; -hâlâ çıkarıyor- onlara tereyağı yumuşağı biri lâzımdı, Turgut Özal gibi biri! Turgut Özal ve sonrası; Oligarşi'nin öbür kanadının (Burjuvazi), kumandayı ele alması;'düzeni', dolayısıyla hem Bürokrasi'yi, hem de Media'yı (Basın) denetlemesidir; yani nasıl?
ABD'de olduğu gibi, 'itaat'artık 'sermayeye'(Burjuvazi'ye) gösterilecektir; zaten usul usul, gazeteler de, radyolar da, TV kanalları da, bazıları gizli, bazıları açık yollardan, ya holdingler'in eline geçmişlerdir, ya da sâdık adamlarının! Bir bakıma, Serge Halimi'nin, yürek ağrıtıcı tespitlerle anlattığı, Birleşik Amerika'daki yozlaşmanın, bir benzeri yaşanıyor. Merak ettiğim şudur; Türkiye'deki bu 'yozlaşma' yı, halka kim anlatacak? Gazeteci cemiyetleri, ya da sendikaları mı?
Güldürmeyin beni!
Yanılan kim?
Artık 'itaatçı basın'ne milletvekilliği bekliyor, ne de mevki mansıp!'Değişim'in gazetecisi,'köşeyi dönmek'için, sıraya girmiştir: başarılı gazeteci,'çirkef'i teşhir eden değil; onun içinde yüzmeyi en iyi bilen gazetecidir;'Tanzimat alafrangası', ya da'Meşrutiyet mürtecisi'olması, hiç fark etmez. İşin 'raconu'karanlık ihâlelerde aracılık, rakamı bol sıfırlı transferler; ya da, en kısa zamanda en lüks otomobillere, en fiyakalı teknelere, en şahane konaklara sahip olmak! Bir ayağın Brüksel'den, öbürü Washington'dan eksilmeyecek, anadilini hafif Amerikan telâffuzuyla konuşup; oralarda odun kesenlerin, buralardaki hınk deyicisi olacaksın! Dünyayı düzeltmek, sana mı kalmış? Değil mi efendim?'Böyle gelmiş, böyle gider!'
Liberal kapitalizm (Emperyalizm) -ki gittikçe Keynes'i bile, kıpkızıl komünist görüyor- tek başına kalınca, artık yönetimleri (partileri) ele geçirmeyi önemsemez oldu; yeni'numarası', a'dan z'ye Media'yı eline geçirip, onu yalnız halka karşı değil, bürokrasi'ye karşı da'uyuşturucu'gibi kullanmak; böylece toplumu'uyurgezer'e dönüştürmek!
İyi de, bütün ömrü çalakalem mücadele ile geçmiş, Aziz Nesin -o çetin gazeteci/yazar-;'böyle gelmiş, böyle gitmez'derken, yanılıyor muydu? Ne münâsebet, yanılan bunlardır; çünkü gerçekten,'böyle gelmiştir'ama,'böyle gitmez'!

06 Ekim 2003

ABD Basını, Henüz Hayatta İken

(*Cumhuriyet Gazetesi Yazılarından)
O sonbahar (1949) Marsilya'da FKP'nin organı l'Humanite'yi ilk defa görmüş, iki şeye çok şaşmıştım: Gazete, aşkları ve davranışlarıyla nice skandala neden olmuş, ünlü yazar Colette'in; daha önce kim bilir kaç kere yayımlanmış bir romanını ('La Vagabonde') tefrika ediyordu; bu, birincisi! O yıllarda satışı yüksek olmasına rağmen, l'Humanite partinin 'resmiyeti' içinden çıkamayan, bence 'ruhsuz' bir gazete idi; ve -nereden nereye- bana yıllarca izlediğim, CHP organı Ulus'u hatırlatmıştı; bu ikincisi!
'Hortumculuk'neyin'eseri'?
'Ulus'Gâzi'nin, Sıvas'taki İrâde-i Milliye'den sonra; Ankara'da, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin 'nâşir-i efkârı' olarak yayımlattığı, Hâkimiyet-i Milliye'nin devamı idi; devamı diyorum, zira asla 'kendisi'olamadı: Adındaki değişiklik bile, buna kanıttır; ruh ve muhteva aynı olsa idi, yeni adın zaten'Ulus'değil,'Ulusal Egemenlik'olması gerekmez miydi? CHP, 'merkeziyetçi bürokrat','seçkinci ve totaliter'bir örgüte dönüştükçe, benzer örgütlerin yayın organlarındaki hastalık, Ulus'ta da baş gösteriyor; CHP'li'halkına'değil,'örgütüne'güvenen bir politikacıya dönüşüyordu.
XX. yy'ın ilk yarısında, bu totaliter mantık, 'yeni rejimler' in hemen bütün gazetelerine egemen olmuştu: Woelkische Beobachter de böyle idi, Pravda da böyle! Bunlarda ciddiyet, ürkütücü bir tehditkârlıkla karıştırılır; bilimsellik, suçlayıcı bir küstahlığa dönüşür: Hiç unutmam, bir Çek komünistine, parti organları'Rude Pravo'nun, nasıl bir gazete olduğunu, Pravda'ya mı benzediğini sormuştum; meramımı anladı, gülerek dedi ki:''-... sen ne diyorsun? Pravda, Rude Pravo'nun yanında mizah dergisi gibi kalır...''Düşünebiliyor musunuz? Bu tür basın için flaş haber, parti'nin gözünden düşeni harcayan haberdir; parti'yi, dolayısıyla iktidar'ı, halkın çıkarlarını kollayarak eleştiren haberi arama! Nasıl günümüzdeki 'Liberal basın' , flaş diye rakip holdingin yolsuzluklarını, çarşaf çarşaf, yazıyor; kendi marifetlerinden çıt çıkarmıyorsa, öyle! Hem yalnız o mu canım? Acaba neden, onca yakındıkları'hortumculuğun', tam da -o yere göğe koyamadıkları-'liberalliğin'eseri olduğunu, görmezden gelirler?
Oysa eskiden gazeteler böyle miymiş?
O rolü oynayacak çıkar mı?
Tesbit / 4.''... Amerika'nın özel'çirkefi'nde,'beyaz kadın ticareti'özel bir yer tutuyordu. 1909'da George Kibbe Turner, işin içindeki işi, daha o pek uzun başlığında açıklıyor:'Yoksul Kızlar: Belediyesi'nin Katkısıyla, New York'un, Dünya Beyaz Kadın Ticareti'nde Nasıl Geliştiğinin Hikâyesi!'. Dakikasında John D. Rockefeller Jr.'ın da içinde bulunduğu, bir Araştırma Komisyonu teşkil ediliyor; böylece, başka bir röportajın olanca vahşetini ve yırtıcılığını sayıp döktüğü bu sanayicinin; işin içine ahlâk, yardımseverlik, hâmiyet duyguları vs. karıştırılarak, alnındaki leke silinmiş oluyor...''
''... öteki röportaj mı? O, kuşkusuz, o dönemin Watergate'i olmuştur,'çirkef tırmığı'döneminde yayımlanmış, inceleme/araştırmaların, en ünlüsü! İda Tarbell,'Standart Oil'in Hikâyesi'başlığı altında, on sekiz yazı yayımlıyor; ilki 1902 Eylülü'nde, sonuncusu, iki sene sonra! Sözlerini şuraya bağlamış: '... Mr. Rockefeller Jr. amaçlarına, kuvvete ve her türlü hileye başvurarak ulaştı; işin garibi bu yöntemler, onun aşağı görülmesine yol açacağına, gün günden hayranları çoğaldı. Ayrıca bu durum, mantıksız da sayılmaz:'İş hayatındaki başarıları'bir kere kutlamaya başladınız mı, Standart Oil 'deki gibi'başarılı'beyler,'ulusal kahramanlar'a dönüşürler' ...''
''... günümüzde ise, Columbia Journalism Review, Amerikan media'sını sorgularken (Mayıs / Haziran 2001 sayısı), bakar mısınız ne diyor: ''... yaşadığımız dönemde, yeni yağmaların üzerinde araştırma/inceleme yaparken, 1900 'lü yıllarda İda Tarbell 'in oynadığı rolü kim oynayacak? Evet, sorulacak sorudur: Standart Oil, bize iş verip bir güzel kullanan media gruplarının, en önde gideni iken, bunu yapmayı kim göze alabilir?' ...''
İşin içindeki'hile'neymiş?
Ne kadar düşündürücü bir soru? Amerikan Basını'nın yozlaşma panoraması, daha az düşündürücü sayılamaz. Şundan ki -hele şu son on yıl göz önüne alınırsa- 'liberal' Dünya Basını'nın, (Türkiye dahil) yozlaşma panoramasını yansıtıyor. Böylelikle sonunda geldik mi, işin içindeki 'hile' nin ne olduğunu açıklamaya! Yarı şaka yarı ciddi olarak, 'söyleşi'üslubuyla, Türkçeye serbestçe aktardığım, okuyageldiğiniz şu birkaç 'tespit' yok mu; onlar benim araştırmalarımın sonucu değil, Fransız düşünür ve yazarı Serge Halimi'ye ait; onun Le Monde Diplomatique'deki''Quand La Presse Americaine était Vivante / Amerikan Basını Henüz Hayatta İken..''başlıklı yazısında yayımlanmıştı: Ağustos 2003, s. 11...